Beşiktaş’ın kuruluş tarihi eski devirlere kadar uzanır. İlkçağ’da, Argonaues şefi Jason, Colchide’ye giderken, burada karaya çıkmıştı. Bu sebepten buraya “Jasonion” adı verilmişti. Kasabaya sonraları “Şergion” dendi. Aleksion Komnenos, Isaac’ı, buraya sürmüş ve İstanbul’u 1240′da almaya gelen Dandolo kumandasındaki Venedikliler’in bir kısmı burada karaya çıkmışlardı.
Beşiktaş’ın İstanbul’un fethi sırasındaki adı ise “Diplokionion” idi. Diplokionion çifte sütun anlamına gelir. Bu sütunları Bizanslı Yorgir Kodinos şöyle anlatmaktadır:
“İstanbul’un ihtişam ve zenginliği, Marmara Denizi’nin Asya sahilini süsleyen büyük ve muhteşem manastır ve binaları Dinyeper ve Volga’da yaşayan halkın ilgisini çekerdi. Bunlar balıklarını satmak için Bizans’a geldikleri zaman burayı yağmalamaya bayılırdı. Bu nedenle İstanbul halkı bunlardan daima şikayetçi olmuştur. Bu çapulcuların en büyük saldırısı 914′te oldu. Ruslar on bir kayık ile geldiler. Jayner adındaki başbuğları ile Boğaz’a girdiler ve Boğaz’ın her iki sahilinde bulunan binaları yaktılar, her şeyi alıp götürdüler. O zaman Bizans donanması, Anadolu sahillerindeki Arap saldırılarını durdurmakla uğraşıyordu. İstanbul’da Haliç içerisindeki Kozmidion (şimdiki Eyüp civarı) tersanesinde eski on beş kadırga bulunuyordu. Bunlarla Bizans imparatorunun başmabeyincisi Teifanis, Karadeniz fenerinde konaklayan Rus kayıklarının çoğunu Rum ateşiyle yakmıştı. İşte kazanılan bu zafer üzerine Bizanslılar, hatıra olarak Kabataş’ta iki sütun dikmişlerdi.”
İstanbul II. Mehmed tarafından kuşatıldığı zaman Baltaoğlu Süleyman Bey kumandasındaki Türk donanması, o sırada küçük bir Rum köyü olan ve bir de kilisesi bulunan Beşiktaş önlerinde demirlemişti.
Kürşat Ekrem Uykucu, semtin Türkler zamanındaki durumunu şu şekilde ifade eder:
“İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed, Beşiktaş’ta iskan hareketine başladı. Fatih’in ekmekçibaşısı Ali Ağa’ya ait bir mescit ile tuzcubaşısına ait bir türbe bu dönem eserleri arasındadır.
Kanuni Sultan Süleyman zamanında Beşiktaş, daha da gelişti. Bu devirde kasabanın sağında, bu günkü Dolmabahçe’nin yerinde bulunan ve Bizanslılar zamanında “Pentecontarion” diye adlandırılan koyda, Bektaşilerden Karaabalı Mehmet Baba denizden bir kısım yer doldurmuştu. Zamanla meyve ve servi ağaçları dikilen bu bahçe “Karaabalı Bahçesi” diye ün kazandı. Daha sonra bu halk ağzında Karabali şekline girdi. Aynı devirde Beşiktaş’ın Karabali bahçesiyle sonuçlandığı yerde bulunan bir iskeleye de “Arap İskelesi” adı verildi. Buraya 16. yüzyılın başlarında yaşamış olan Mustafa Efendi bir mescit yaptırmıştı.
Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılan bir plan uyarınca, yeniden kurulan Beşiktaş, II. Selim’in devrinde daha çok önem kazandı.
Zaman zaman esir pazarları da kurulduğu bilinen Barbaros Türbesi civarına “Deve Meydanı” adı verildi. Buna sebep Rumeli’nin Anadolu ile ulaşımını sağlayan deve kervanlarının güzergahının başlangıç yeri burası olması idi. Sonraları Beşiktaş, Osmanlı Devleti’nde, Rumeli’den Anadolu’ya ve Anadolu’dan Rumeli’ye gönderilen askerlerin Üsküdar’a geçiş yeri olmuştur.
Yine bu devirde Beşiktaş’ta iskan edilen diğer bir yer de bu günkü Yahya Efendi bölgesi idi. Trabzon’da doğan ve Kanuni Süleyman’ın süt kardeşi olan Yahya Efendi buraya yerleşti. Kanuni Sultan Süleyman bir çok kere Efendi’yi şehre davet etti. Ancak o gelmek istemedi. Bunun üzerine Padişah bu bölgeyi Yahya Efendi’ye bağışladı. Kendi mimarını Beşiktaş’a göndererek tek katlı ve bir çok odalı ahşap bir bina yaptırdı. Sonradan Yahya Efendi burada bir mescit, bir çeşme ve deniz kıyısına kadar uzanan sahada da bir bostan meydana getirecekti. Şeyhlerini izleyen Yahya Efendi taraftarları da Beşiktaş’ta yerleştiler. Böylece Beşiktaş’ın nüfusu birden artmaya başladı.”
17. yüzyılda Beşiktaş, bugünkü Abbas Ağa sırtlarına doğru yayılmaya başlamıştı. Arap İskelesi ile Beşiktaş deresi arasındaki sahil, padişahlara ait çeşitli köşkler kurularak süslenmişti. 17. yüzyılın başlarında Beşiktaş’ta Arap İskelesi ile Beşiktaş Deresi arasındaki Kılıç Ali Mahallesi’nde de bugünkü Aşariye Camii yerinde Çığalazade Yusuf Sinan Paşa, bir mescit yaptırmıştı.
Bu yüzyılın başlarında yaptırılan diğer bir mescit de kaptan İbrahim Ağa tarafından bugünkü Akaretler’de Sinan Paşa Köprüsü Sokağı’ndaki caminin yerinde kurulmuştur. Beşiktaş’ın bu yüzyılda imarı gittikçe hızlandı. 1664′te ünlü Şeyhülislamlardan Zekeriya Efendi’nin torunu, Vişne lakabı ile ün kazanan Lütfullah Efendi’nin oğlu, Kazaskerlerden Mehmet İzzet Efendi “Vişnezade Mescidi”ni yaptırdı. Bu mescidin etrafında daha sonraları bugünkü Vişne Mahallesi meydana gelmiştir.
Beşiktaş’in bu yüzyılın ikinci yarısında imar edilen diğer bir bölgesi de bu günkü Abbas Ağa sırtlarıdır. Semte Abbas Ağa adı verilmesinin sebebi bu yüzyılda IV. Mehmed’in darüssaade ağası Abbas Ağa’nın buraya bir cami yaptırması dolayısıyladır.
Cumhuriyet döneminde semtin görünümü bir hayli değişti. 1939′da Abbas Ağa Mezarlığı kaldırılarak yerinde bir park vücuda getirildi. Aynı tarihlerde Barbaros Türbesi civarı da düzene konulmaya başlandı. Hükümetçe verilen bir karar üzerine Belediye tarafından burada pek çok dükkan istimlak edildi. Bu arada türbenin avlu duvarına bitişik bulunan III. Osman’ın kızlarağası Ebukuf Ahmet Ağa’nın hayratı olan 1759 tarihli bir çeşme ile Mihrişah Valide Çeşmesi ortadan kaldırılmıştır. Yine Beşiktaş muhafızı Hasan Paşa’nın türbesi de kaldırılarak Yahya Efendi Türbesi’ne taşındı. Yıldız’da saat kulesi karşısında Yaveran dairesi duvarına bitişik Bezmialem Valide Sultan Çeşmesi yerinden kaldırılarak Topkapı’da Maltepe-Rami yollarının birleştiği noktaya götürüldü.
Beşiktaş semti üzerinde gerçekleştirilen bütün bu son dönem değişiklik veya yıkımlar yanında, semtte şimdilerde unutulmuş olan bir de tayyare, bugünkü ifadeyle uçak fabrikası bulunmaktaydı. Semtin deniz kıyısı üzerinde kurulmuş olan tayyare fabrikası; İstanbul’un Cumhuriyet dönemi ilk havaalanı olan Yeşilköy (Atatürk) Havaalanın da kurucusu Nuri Demirağ tarafından inşa edilmişti. Buradan üretilen uçaklar Afganistan, Pakistan, İran, Bulgaristan, Almanya ve bir çok Avrupa ülkesine satılmaktaydı. İnönü dönemiyle hem Türkiye hem de Beşiktaş bu fabrikasını kaybetti. Bugün Beşiktaş Kaymakamlığı ve Kadıköy Vapur İskelesi’ne giderken boş, harap ve büyük kütlesel bina da eski tütün depolarıdır. Eski bir konağın bulunduğu bu yere, konağın yanması üzerine Cumhuriyet’in başlarında bir tütün deposu inşa edilmiştir.
Semt merkezinde Barbaros dendiğinde deniz manzaralı büyük bir kahvehane akla gelirdi. Şimdilerde bir restoran olarak kullanılan bina bir dönemler de üniversite binası idi. Halen de hemen bitişiğinde kiracı olarak Mimar Sinan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi binası bulunmaktadır. 1960’lı yılların sonunda devlet üniversitelerine giremeyen varlıklı aile çocuklarının rağbet ettiği özel üniversiteler kurulmuştu. 1970’lı yılların başında bu özel üniversiteler anayasanın eğitim eşitliğine ters düştüğü için kapatılmıştır. Beşiktaş Mimarlık Okulu da bunlardan biri idi. Özel üniversiteler yasaklanınca semtin üniversitesi de Mimar Sinan Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne (bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi) bağlanmıştır. Sonraları bu bina kahvehane olmuş, buradan mezun olanlar da devlet üniversitelerine hoca olmuştur.
Zamanla her şey değişiyor. Beşiktaş semti de hızla kabuk değiştiriyor. Otuz yıl öncesinin sakin semti, şimdilerde İstanbul’un trafik akışı içerisinde önemli bir geçiş noktası. Ihlamur bölgesi birer piknik alanı olarak göz alabildiğince Mecidiyeköy’e kadar boş iken şimdilerde bir bina yığını halinde. Tarihi güzelliklerinin bir kısmını bu şekilde kaybeden Beşiktaş, bugünün İstanbulu içerisinde şehrin diğer semtleri gibi düzensiz yerleşmenin de kurbanı olmuş durumdadır.





