Main image
21st Haziran
2008
written by admin

Eskiden sur dışında meşhur üç kahvehane bulunurdu. 1967 yılında ikisi hâlâ kahvehane olarak çalışmakta idi, biri ise işkembeci dükkanı olmuştu. Üçü de bahçeli olan bu kahvehanelerin geçen asır başlarında, yeniçerilik devrinde de mevcut olduğu tahmin ediliyor. Kahvehanelerin yerleri 1967 yılında şu şekilde tarif edilir: Edirne Kapısı’ndan çıkınca, hendek üstündeki köprünün hemen sağ başında “Dedenin Kahvehanesi”, köprünün sol başında «Çavuşun Kahvehanesi», Çavuşun Kahvehanesi’nin karşısında ve yolun öbür kenarında köşe başında «Külhanbeyinin Kahvehanesi» (halen işkembeci dükkanı) bulunur. Asrın ikinci yarısında yaşamış kalender halk şairi Nebil Kaptan’ın bu kahvehaneler hakkındaki manzumesi şudur:

Edirne Kapusu harici sahra

Üç kahvehanesi var cihan pira

Selamü aleyküm buyur efendim

Ehli dil olana cayi dilara

 

Dedenin Kahvesi mahfili edeb

Rağbeti yarana pek çokdur sebeb

Ammaki aşıkı şeydaya sorsan

Kahve fürûşi naz olan şekerleb

 

Güzellerle dolmuş her kuşe her yer

Muhabbet ülfete istemez rehber

Kadri aşık tanır taze fetalar

Bilirler kitabı aşkı hep ezber

 

Çavuşun Kahvesi Kasri Havernak

Yûsufu zamandır uşaklar elbak

Zerrin perçeminden gümüş topuğa

Temaşa bahşişi nakdi can bırak

 

Çavuşun da vardır bir gonca gülü

Dal fesin altında top top kakülü

Teşrife behane Tavşankanı çay

Yahud kahvesinin Turunç Köpüğü

 

Külhanbeyinin Kahvesi de pek hoş

Varanlar oluyor içmeden sarhoş

Pırpırı kıyafet kalenderane

Temaşayi hüsne yalın ayak koş

 

Şehri dilberanı bikes gariban

Pelaspare bedüş serveri hüban

Anlarla bağ bostan gülistan olur

Gönül viranesi deşti beyaban

 

At bahtı siyaha Ne’bil sen de zar

Çekme beyhûdeye renci intizar

Serdin mi bir kerre postu şirvana

Ali paşa narhı üzredir Pazar

*Mese

“Kentin bütün tarihi boyunca kaburgasını oluşturan anayol ya da orta yol (Türk dö­neminin Divanyolu) Roma ve Bizans dö­neminde Mese (erken dönemlerde Tauri Forumu’na kadar Regia) adını taşımıştır. Bu yol Trakya’dan Bizantium’a gelen eski Via Egnatia’nın sonradan kent içinde kalan bölümüdür.

Mese’nin Bayezid’tan sonra Edirnekapı ve Aksaray’a doğru uzanan bölümü Ayasofya-Beyazıt arasında kalan bölümü ka­dar iyi bilinmiyorsa da yarımadanın or­tasından geçen bu yolun kent yaşamında bir omurga görevi gördüğü, Konstantinopolis’in ve İstanbul’un kent içi imgesi­nin onun çevresinde şekillendiği biliniyor.

Mese, bugünkü Divanyolu gibi düz bir doğrultuda Bayezid’a kadar uzanıyordu. Genişliği bütün öğeleriyle birlikte 25 m ci­varındaydı. Bu revaklar çok kez yanmış, depremlerde yıkılmış, zaman içinde büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.

Doğu Roma başkentinin bu anayolu, ortada büyük taş döşeli yaya ve araba yo­luydu. Yolun altında büyük bir itina ile ya­pılmış ve Roma kent düzeninin ulaştığı düzeyi gösteren, tuğla ile örülmüş kanali­zasyon kalıntıları bulunmuştur. Mese’nin iki tarafında yoldan bir-iki basamakla çı­kılan iki katlı revaklar vardı (embolos). Bu revakların arkasında dükkanlar sıralanıyor­du. Duvarları tuğladan yapılmış, birinci ka­tı muhtemelen tonozlarla örtülü, kolonla­rı mermer olan bu revakların dükkanları ve çatıları ahşaptı.

Revaklar arasında ahşap merdivenler, birbirini izleyen revaklarda değişik mesleklere mensup ticaret erbabı­nın dükkanları ya da bölgeleri vardı. Dük­kanların sahipleri bunlara yakın civar ev­lerde oturuyorlardı. Çarşı gibi çalışan bu revaklara halk “agora” diyordu. Bu dük­kanlı revaklar Osmanlı döneminin arasta­larına tekabül eder. Fakat inşaat sistem­leri farklı olduğu gibi, iki katlı idiler ve heykellerle süslenmişlerdi. Zaman için­de bu revaklar çevresinde, derme çatma, ahşap birçok depo, satış yeri cinsinden ek yapı türemiştir. Osmanlı dönemindeki yan­gınlar gibi, Türk dönemi öncesinin birçok yangını da bu revaklarda başlamış, impa­ratorluğun ekonomik zaafa düştüğü çağ­larda giderek yok olmuşlardır.

Bizantion’un agorasına tekabül ettiği düşünülen Augusteion’a saray kapısı­na ve Milion’a bağlanan Mese, kentin bu gösterişli meydan ve yapılarının, ünlü Basilike Stoa’nın ve Hippodrom’un oldu­ğu bir noktada başlıyordu. Saray, Ayasofya ve Hippodrom nedeniyle burası kentin en önemli sosyal ve politik olaylarının geç­tiği yerdi. Batıya doğru uzanırken, yolun hemen başında “Milion Meydanı” vardı. İm­paratorluğun kentlerinin başkentten uzak­lıkları Milion’dan başlayarak hesaplanır­dı. Mese bugünkü gibi hafif yükselerek Çemberlitaş’ın merke­zini oluşturduğu Constantinus Forumu’na geliyordu.

Augusteion’a en yakın olan dükkanlarda en pahalı eşyalar satılır­dı. Saray kapısından Milion’a gelene ka­dar parfüm satıcıları vardı. Böylece kötü kokuların saraya gitmesi önlenmiş olu­yordu. Daha sonra ünlü Zeuksippos Hamamı yakınında kumaş satıcıları bulu­nuyordu. Daha sonraki yüzyıllarda (9. yüzyılın ) gümüşçülerin (argiroprateia) dükkanları­nın da Milion ile Constantinus Forumu arasında olduğunu öğreniyoruz. Kuyum­cular da bu bölgedeydi. Constantinus Fo­rumu (Foros) kentin ana forumu kabul edilir, kentte forum dendiği zaman Cons­tantinus Forumu anlaşılırdı. Burada da kumaş tüccarları vardı. Bu forumda diğer idari yapılarla birlikte Praetorium (vilayet konağı) bulunduğu için aynı za­manda kentin idari merkeziydi. Haliç’e inen ticaret bölgesiyle bugün olduğu gibi doğrudan ilişkili birçok yol Mese’ye açılı­yordu. Bu yollarda da revaklar vardı. Bun­lardan bir tanesi Makros Embolos (Uzun Çarşı) günümüze kadar adını ve revakları hariç varlığını korumuştur. Fatih’in ilk bedesteni de Constantinus Fo­rumu çevresinde yapılmıştır. Bu durum, İstanbul’da bazı eşyaların satıldığı yerlerin bile Constantinus’tan Fatih’e kadar sürek­lilikle uzandığını gösterir.

Mimarisinin bütün görkemine karşın Mese, üzerinde zafer alayları ya da dini alaylar düzenlenmediği zaman Mahmutpaşa Çarşısı’nın eski dönemlerine benzer­di. Ayaklarına kadar uzanan yünden tu­nikler giymiş, başları örtülü kadınlar, yine benzer şekilde daha kısa tunikler giymiş erkekler, bazen katırların çektiği süslü arabalara binmiş zengin kadınlar, atla ve maiyetleriyle gezen büyük idareciler ya da zenginler, Osmanlı döneminde olduğu gi­bi sırt hamalları, yük taşıyan deve, at, ka­tır ve eşekler, sokak satıcıları, revakların arasında dükkanlar önünde kurulmuş tez­gahlar, hayvan sürüleri, bugünkü Türk­lerin hiç de yadsımayacağı, gürültülü ve renkli bir günlük yaşam gösterisiyle ken­tin bu anayolunu doldururdu. Fakat büyük merasim günlerinde, örneğin dini alaylar­da, özellikle imparatorlar seferden zafer­le dönerken, esnaf loncaları yolları temiz­lemek ve çiçeklerle süslemekle görevliydi­ler. Bütün bu yaşamın çev­resinde forumlardaki anıtlar, heykeller, çeşmeler, sütunlar, arkada saraylar, kili­seler ve halkın konutları yükselirdi.

Mese hakkındaki tasvirlerin çoğu erken dönemlere ilişkindir. Daha sonraki dönemlerde forumların çoğu harabe hali­ne gelmiş, yapılarla dolmuş, Mese’nin revakları da ortadan kalkmıştır. Buondelmonti 1420-1430′da Mese üzerinde iki revak kaldığını yazar. Fetihten sonra bu revaklardan da iz kalmamış, İstanbul’un yeni inşa döneminde ele geçen bütün sütunlar cami, medrese gibi yapılarda kullanılmıştır. He­lenistik geleneğin İstanbul’daki uzantısı olan revaklı yollar, 6. yüzyıla kadar yapılmak­ta devam etmiştir. Bunlara daha çok geç Roma dönemi Konstantinopolis’in bir özel­liği olarak bakılabilir. Anıtlar, sütunlar, tak­lar, heykellerle süslü taş döşemeli meydan­ları geçerek kenti bir başından öbür başı­na geçen bir revak düşünmek bugünün in­sanı için zordur. Fakat Roma’nın günümü­ze kadar uzanan büyüklüğünün, hayalleri hâlâ işgal eden imgeleri bu olağanüstü ya­pı gösterileriyle elde edilmiştir.”

Share and Enjoy:
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google
Tags:

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.