Eskiden sur dışında meşhur üç kahvehane bulunurdu. 1967 yılında ikisi hâlâ kahvehane olarak çalışmakta idi, biri ise işkembeci dükkanı olmuştu. Üçü de bahçeli olan bu kahvehanelerin geçen asır başlarında, yeniçerilik devrinde de mevcut olduğu tahmin ediliyor. Kahvehanelerin yerleri 1967 yılında şu şekilde tarif edilir: Edirne Kapısı’ndan çıkınca, hendek üstündeki köprünün hemen sağ başında “Dedenin Kahvehanesi”, köprünün sol başında «Çavuşun Kahvehanesi», Çavuşun Kahvehanesi’nin karşısında ve yolun öbür kenarında köşe başında «Külhanbeyinin Kahvehanesi» (halen işkembeci dükkanı) bulunur. Asrın ikinci yarısında yaşamış kalender halk şairi Nebil Kaptan’ın bu kahvehaneler hakkındaki manzumesi şudur:
Edirne Kapusu harici sahra
Üç kahvehanesi var cihan pira
Selamü aleyküm buyur efendim
Ehli dil olana cayi dilara
Dedenin Kahvesi mahfili edeb
Rağbeti yarana pek çokdur sebeb
Ammaki aşıkı şeydaya sorsan
Kahve fürûşi naz olan şekerleb
Güzellerle dolmuş her kuşe her yer
Muhabbet ülfete istemez rehber
Kadri aşık tanır taze fetalar
Bilirler kitabı aşkı hep ezber
Çavuşun Kahvesi Kasri Havernak
Yûsufu zamandır uşaklar elbak
Zerrin perçeminden gümüş topuğa
Temaşa bahşişi nakdi can bırak
Çavuşun da vardır bir gonca gülü
Dal fesin altında top top kakülü
Teşrife behane Tavşankanı çay
Yahud kahvesinin Turunç Köpüğü
Külhanbeyinin Kahvesi de pek hoş
Varanlar oluyor içmeden sarhoş
Pırpırı kıyafet kalenderane
Temaşayi hüsne yalın ayak koş
Şehri dilberanı bikes gariban
Pelaspare bedüş serveri hüban
Anlarla bağ bostan gülistan olur
Gönül viranesi deşti beyaban
At bahtı siyaha Ne’bil sen de zar
Çekme beyhûdeye renci intizar
Serdin mi bir kerre postu şirvana
Ali paşa narhı üzredir Pazar
*Mese
“Kentin bütün tarihi boyunca kaburgasını oluşturan anayol ya da orta yol (Türk döneminin Divanyolu) Roma ve Bizans döneminde Mese (erken dönemlerde Tauri Forumu’na kadar Regia) adını taşımıştır. Bu yol Trakya’dan Bizantium’a gelen eski Via Egnatia’nın sonradan kent içinde kalan bölümüdür.
Mese’nin Bayezid’tan sonra Edirnekapı ve Aksaray’a doğru uzanan bölümü Ayasofya-Beyazıt arasında kalan bölümü kadar iyi bilinmiyorsa da yarımadanın ortasından geçen bu yolun kent yaşamında bir omurga görevi gördüğü, Konstantinopolis’in ve İstanbul’un kent içi imgesinin onun çevresinde şekillendiği biliniyor.
Mese, bugünkü Divanyolu gibi düz bir doğrultuda Bayezid’a kadar uzanıyordu. Genişliği bütün öğeleriyle birlikte 25 m civarındaydı. Bu revaklar çok kez yanmış, depremlerde yıkılmış, zaman içinde büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.
Doğu Roma başkentinin bu anayolu, ortada büyük taş döşeli yaya ve araba yoluydu. Yolun altında büyük bir itina ile yapılmış ve Roma kent düzeninin ulaştığı düzeyi gösteren, tuğla ile örülmüş kanalizasyon kalıntıları bulunmuştur. Mese’nin iki tarafında yoldan bir-iki basamakla çıkılan iki katlı revaklar vardı (embolos). Bu revakların arkasında dükkanlar sıralanıyordu. Duvarları tuğladan yapılmış, birinci katı muhtemelen tonozlarla örtülü, kolonları mermer olan bu revakların dükkanları ve çatıları ahşaptı.
Revaklar arasında ahşap merdivenler, birbirini izleyen revaklarda değişik mesleklere mensup ticaret erbabının dükkanları ya da bölgeleri vardı. Dükkanların sahipleri bunlara yakın civar evlerde oturuyorlardı. Çarşı gibi çalışan bu revaklara halk “agora” diyordu. Bu dükkanlı revaklar Osmanlı döneminin arastalarına tekabül eder. Fakat inşaat sistemleri farklı olduğu gibi, iki katlı idiler ve heykellerle süslenmişlerdi. Zaman içinde bu revaklar çevresinde, derme çatma, ahşap birçok depo, satış yeri cinsinden ek yapı türemiştir. Osmanlı dönemindeki yangınlar gibi, Türk dönemi öncesinin birçok yangını da bu revaklarda başlamış, imparatorluğun ekonomik zaafa düştüğü çağlarda giderek yok olmuşlardır.
Bizantion’un agorasına tekabül ettiği düşünülen Augusteion’a saray kapısına ve Milion’a bağlanan Mese, kentin bu gösterişli meydan ve yapılarının, ünlü Basilike Stoa’nın ve Hippodrom’un olduğu bir noktada başlıyordu. Saray, Ayasofya ve Hippodrom nedeniyle burası kentin en önemli sosyal ve politik olaylarının geçtiği yerdi. Batıya doğru uzanırken, yolun hemen başında “Milion Meydanı” vardı. İmparatorluğun kentlerinin başkentten uzaklıkları Milion’dan başlayarak hesaplanırdı. Mese bugünkü gibi hafif yükselerek Çemberlitaş’ın merkezini oluşturduğu Constantinus Forumu’na geliyordu.
Augusteion’a en yakın olan dükkanlarda en pahalı eşyalar satılırdı. Saray kapısından Milion’a gelene kadar parfüm satıcıları vardı. Böylece kötü kokuların saraya gitmesi önlenmiş oluyordu. Daha sonra ünlü Zeuksippos Hamamı yakınında kumaş satıcıları bulunuyordu. Daha sonraki yüzyıllarda (9. yüzyılın ) gümüşçülerin (argiroprateia) dükkanlarının da Milion ile Constantinus Forumu arasında olduğunu öğreniyoruz. Kuyumcular da bu bölgedeydi. Constantinus Forumu (Foros) kentin ana forumu kabul edilir, kentte forum dendiği zaman Constantinus Forumu anlaşılırdı. Burada da kumaş tüccarları vardı. Bu forumda diğer idari yapılarla birlikte Praetorium (vilayet konağı) bulunduğu için aynı zamanda kentin idari merkeziydi. Haliç’e inen ticaret bölgesiyle bugün olduğu gibi doğrudan ilişkili birçok yol Mese’ye açılıyordu. Bu yollarda da revaklar vardı. Bunlardan bir tanesi Makros Embolos (Uzun Çarşı) günümüze kadar adını ve revakları hariç varlığını korumuştur. Fatih’in ilk bedesteni de Constantinus Forumu çevresinde yapılmıştır. Bu durum, İstanbul’da bazı eşyaların satıldığı yerlerin bile Constantinus’tan Fatih’e kadar süreklilikle uzandığını gösterir.
Mimarisinin bütün görkemine karşın Mese, üzerinde zafer alayları ya da dini alaylar düzenlenmediği zaman Mahmutpaşa Çarşısı’nın eski dönemlerine benzerdi. Ayaklarına kadar uzanan yünden tunikler giymiş, başları örtülü kadınlar, yine benzer şekilde daha kısa tunikler giymiş erkekler, bazen katırların çektiği süslü arabalara binmiş zengin kadınlar, atla ve maiyetleriyle gezen büyük idareciler ya da zenginler, Osmanlı döneminde olduğu gibi sırt hamalları, yük taşıyan deve, at, katır ve eşekler, sokak satıcıları, revakların arasında dükkanlar önünde kurulmuş tezgahlar, hayvan sürüleri, bugünkü Türklerin hiç de yadsımayacağı, gürültülü ve renkli bir günlük yaşam gösterisiyle kentin bu anayolunu doldururdu. Fakat büyük merasim günlerinde, örneğin dini alaylarda, özellikle imparatorlar seferden zaferle dönerken, esnaf loncaları yolları temizlemek ve çiçeklerle süslemekle görevliydiler. Bütün bu yaşamın çevresinde forumlardaki anıtlar, heykeller, çeşmeler, sütunlar, arkada saraylar, kiliseler ve halkın konutları yükselirdi.
Mese hakkındaki tasvirlerin çoğu erken dönemlere ilişkindir. Daha sonraki dönemlerde forumların çoğu harabe haline gelmiş, yapılarla dolmuş, Mese’nin revakları da ortadan kalkmıştır. Buondelmonti 1420-1430′da Mese üzerinde iki revak kaldığını yazar. Fetihten sonra bu revaklardan da iz kalmamış, İstanbul’un yeni inşa döneminde ele geçen bütün sütunlar cami, medrese gibi yapılarda kullanılmıştır. Helenistik geleneğin İstanbul’daki uzantısı olan revaklı yollar, 6. yüzyıla kadar yapılmakta devam etmiştir. Bunlara daha çok geç Roma dönemi Konstantinopolis’in bir özelliği olarak bakılabilir. Anıtlar, sütunlar, taklar, heykellerle süslü taş döşemeli meydanları geçerek kenti bir başından öbür başına geçen bir revak düşünmek bugünün insanı için zordur. Fakat Roma’nın günümüze kadar uzanan büyüklüğünün, hayalleri hâlâ işgal eden imgeleri bu olağanüstü yapı gösterileriyle elde edilmiştir.”





