Çengelköy
Günümüze kalmış en eski yalılardan olmasının yanında, cephe oranlarındaki kusursuzluk da bu yalıyı önemli kılmaktadır. Yalının Sadullah Paşa’nın kendisinden daha eski, 1770’lerden kalma olduğu tahmin edilmekte. İki katlı yalının ikinci kat çıkmaları eli böğründelerle desteklenir. Geleneksel Türk konutlarında olduğu gibi, iki katında merkezi sofalar ve köşelerde kapıları sofaya açılan sekiz oda vardır. Üst kattaki sofa ise beyzi ve kubbelidir. İçindeki süslemeler, tavan ve duvar resimleri görülmeye değerdir. (more…)
Çengelköy’ün ve Boğaz’ın en güzel yalısından sonra bir diğer güzel ve ilginç yalı olan Abdullah Paşa Yalısı’na gidelim. Esas adının Hamdullah olduğu sanılan Abdullah Paşa, Çengelköy’ün yerlisidir. Babası Safranbolu’dan gelip buraya yerleşen “Yalnızkürek” Ali Dayı’dır.
Yoksul bir aileden gelen Abdullah Paşa ilkin hamlacı olarak Bostancı Ocağı’na yazılıyor, burada yavaş yavaş yükseliyor ve sonunda, 1808’de Bostancıbaşı oluyor. (more…)
Mora başkaldırmasından ve Fenerli Rumların Osmanlı politika kadrosundan çıkıp gitmelerinden sonra güçlenen Ermeni ailelerinin içinde Köçeoğlu Ailesi’nin yeri çok büyüktür. Vaniköy sınırındaki Kaymak Mustafa Paşa Camii’nin yanında kireç ocakları ve kireç işleme yerleri var. Bunların hemen yanında da Köçeoğlu yalısı. Ama esas kayda değer mülkleri yamaçtaki büyük köşkleridir.
Bu aileden Köçeoğlu Agop sarayın kilercibaşısıdır. Sultan II. Mahmud döneminde de itibarlı bir yeri olan Agop, 1839’dan sonra Abdülmecid’in has adamı olacaktır. Aileyi kuran Kirkor Köçeoğlu, Ali Paşa’nın, Abdülmecid’in oğlu ve tahtın varisi Şehzade Murad’ın (Beşinci Murad) para işlerini yönetmektedir. Bu kişilerin borçlanması ve mali olarak daha da batması ile Köçeoğlu Ailesi’nin zenginleşip siyasi güç kazanması birbirine paralel olarak devam ediyor. Köçeoğlu Ailesi’ne Kirkor’dan sonra bankerlikten siyasete uzanan Agop gelecektir. Agop’un Abdülaziz ile olan ilişkilerinden dolayı; 37.000 altına Sultan Abdülaziz’e satıldığı anlaşılan Çengelköy sırtlarındaki köşk, pek çok rüşvet dedikodusuna sebep olacaktır.
Sultan Abdülaziz bu köşkü çok sevdiği yeğeni Burhanettin Efendi’ye vermiş, Burhanettin Efendi’nin 1872’de ölümü üzerine II. Abdülhamid, köşkü bir başka kardeşi olan Vahideddin Efendi’ye vermiştir. Önceleri Köçeoğlu Agop’un, Daha sonra Burhanettin Efendi’nin yaşadığı köşkte 19. yüzyıl sonuna kadar Vahideddin Efendi yaşayacaktır.
Vahideddin zamanında köşk büyütülmüş, hatta Rus Çarı’nın V. Mehmed’e (Mehmed Reşat) armağan olarak gönderdiği ahşap takma evin bir eşi köşkün bahçesine monte ettirilmiş. 20. yüzyılın başında köşkte yaşanan ilginç bir olay ise, V. Mehmed’in vefatı üzerine Talat ve Enver Paşaların bu köşke gelerek Vahideddin’i padişahlığa davet etmeleri olmuştur.
Vahideddin Kurtuluş Savaşı sonunda Türkiye’den ayrıldığı zaman köşk Hazine’ye kalmıştır. Bunun birlikte 20. yüzyıla geldiğimizde Köçeoğulları’nın sahildeki yalılarının yerinde de artık Tevfik Cenani Bey’in kurduğu alkol fabrikası yer almaktadır. Günümüze de bu fabrikanın yalnızca yıkıntıları gelebilmiştir. Bugün restoran ve otel olarak yenilenerek kullanıma kazandırılmıştır.
Orhan Erdenen’in, Boğaziçi Sahilhaneleri eserinde belirttiği üzere bundan sonraki kuleli yalı, artnouveau frontonlarıyla, klasik üslup karışımı eklektik tarzda bir yapı. Son restorasyonundan sonra kullanılan alüminyum doğramalar aslında bu karışık üslubun günümüzdeki devamı gibi.
Ve Diğerleri…
Bundan sonraki bir diğer kuleli yalı Muazzez Hanım Yalısı. “Fenerli Yalı” olarak da geçen binanın plan ve cephe düzenlemeleri genel Boğaz tarzının dışındadır. Behçet Ünsal bu durumu “bu yalı cephe kompozisyonu ile dönemin anlaşılmamış bir timsali gibidir. Türk Boğaziçi –böylece- yabancı kalfalar elinde boğulmuştur” şeklinde yorumlamaktadır.
Restorasyon sonrası görünümü bir hayli değişmiş olan “Baha Bey Yalısı” izler bu diziyi. 1940’larda yalıda, Elazığ’lı Baha Bey’in vefatından sonra eşi Edibe Hanım kalmaktadır. Bütün tavanları süslü olan evin alt katları o dönemde kiraya veriliyor ve o yıllardan birinde Sabahattin Ali kiralıyor bu alt katı. Geçim sıkıntısı gibi havagazı ve su sıkıntısının yaşandığı o dönemlerde yalı katında banyo olmadığı için haftada bir gün de sandalla Çengelköy’e, hamama gidiliyordu.
Sabahattin Ali’nin Makro Paşa’yı çıkarma hazırlıkları yaptığı günlerde dostları yalıdan eksik olmuyor: Bedri Rahmi, Vala Nurettin, Mehmed Ali Aybar ve başkaları.
Yalının ek bölümünde, Çengelköy’ün unutulmaz şahsiyetlerinden Sarhoş Cemil Bey ve eşi oturmaktalar. Öyle sıkıntılı günlerde renkli simaları barındırıyor yalı.
Bu dizide iskeleden önce son yalı “Server Bey Yalısı”dır. Server Bey’in ölümünden sonra oğlu Siret Bey yalıyı satmış. Birkaç kez el değiştirdikten sonra son sahipleri olan Aydın Bolak ve Varol Dereli elinde başarılı bir restorasyon geçiren yalı, bugün oldukça iyi bir durumdadır.
Bu tarihlerde gerideki dağlar, yamaçlar üstünde birisi İngiliz Ali Bey, ötekisi Hasip Paşa adlarına kayıtlı iki büyük çiftlik var. Zahire nazırı Rıza Bey’in oğlu olan İngiliz Ali Bey, Kırım Savaşı sırasında İstanbul’a gelen İngiliz subayları ile görüşüp konuştuğundan ona bu lakap takılmıştır. İçerisinde ünlü bir ayazma da bulunan İngiliz Ali Bey’in çiftliği 1880’li yıllara, oğlu Ahmet Rıza Bey Paris’e, Jön Türkler’e katılmak için kaçana kadar varlığını sürdürecek ama daha sonraları sahipsiz kalacaktır. Ahmet Rıza Bey 1908’de “Kahraman-ı Hürriyet Özgürlük Yiğiti” olarak İstanbul’a dönmüştür.
Kurtuluş Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin Ayan Meclisi’nde üyelik yapan Ahmed Rıza Bey, 1932’de vefat edecektir. Ölümünden sonra, 1950’lerde çiftliği satılacak ve daha sonra burada kurulan bir kooperatif bu büyük toprakları yerleşime açacaktır.
Hasip Paşa ise II. Mahmud dönemi paşalarından biridir. Beylerbeyi’nde bir yalısı ve Çengelköy’de büyük bir çiftliği vardır. Birkaç kez Evkaf, bir kez Maliye Nazırlığı yapacak, 1870’de adını bu çiftliğe bırakarak yaşamdan ayrılacaktır. Bu yapıların arasında en az bu yapılar kadar değerli ve güzel olan bir canlıdan, bir çınar ağacından bahsetmemek imkansızdır.
Oldukça yaşlı olan bu çınar ağacının (İbrahim Hakkı Konyalı bu ağacın bin yıllık olduğunu iddia eder) dallarının bir çoğu toprağa paralel uzamış, uzunluklarından dolayı kırılmamaları için altlarına destekler konmuştur. Çınarın yanındaki yalıyı yaptıran Abdullah Paşa burada küçük bir cami de yaptırmıştır. Günümüzde gölgesi altında şirin bir de kahve bulunan çınar İstanbul’un en kayda değer ağaçlarından biridir.
Yapım tarihi tam olarak bilinmemekle beraber, Çengelköy’de deniz tarafında, Kaptan-ı Derya Seydi Ali Paşa Sokağı üzerinde bulunan caminin Hacı Ömer isimli bir hayırsever tarafından yaptırıldığı bilinmektedir.
Minberi ve tuğla minaresi 18. yüzyıl içinde I. Mahmud’un annesi Saliha Sultan tarafından tamirat sırasında eklenmiştir. Bugün yapının girişinde yer alan Şair Sadi’ye ait yedi beyitlik ta’lik kitabesinden, 1878’de tamamen yandığı, 16 yıl sonra II. Abdülhamid döneminde Çengelköy halkının yardımlarıyla tekrar yaptırıldığı öğrenilmektedir. Bu kitabe şöyledir: (more…)
Her dönem dini yönden önemini yitirmemiş Çengelköy’de rastladığımız bir diğer dini yapı ise Şeyh Ahmed Efendi Tekkesi’dir. 19. yüzyıl sonlarında köyde yaşayan zengin İbrahim Efendi’nin kızı Adviye Hanım, Bedevi tarikatından Şeyh Ahmet Efendi ile evlendirilir. Adviye Hanım saygıdeğer eşi için burada bir tekke kurdurur. 1866’da kurulan tekkenin vakfiyesi 1871 yılında tescil edilmiştir. Dergahın kuruluşu hakkında yazılmış bir levha mevcuttur: (more…)
Çengelköy’ün değinilmesi gereken dini yapılarından birisi de Ayios Yorgios (Aya Yorgi) Kilisesi’dir. Bu kilise hakkındaki bilgileri kilisenin bugünkü papazı Agustino Nikolayudu’nun 6 Ağustos 2001 tarihinde yerel Çengelköy Gazetesi’nde yayınlanan söyleşisinden aktarıyoruz:
“Bir zamanların Ta Metainas Manastırı Meryem Ana Kilisesi olarak isimlendirilmiş, bina eski mitolojik tanrılara ait harap tapınağın temelleri üzerine inşa edilmiştir.
Pierre Gylii’nin bu konuda yazdıklarına göre eskiden burada bulunan tarihi tapınağı İmparator İcestincanos, Hıristiyan kilisesi olarak onarıp Allah’a adamıştır. Aynı yazar bir notunda da kilisenin deniz kıyısında bulunduğunu ve boğazdan geçen gemicilerin ziyaretine açık bırakıldığını belirtmiştir.
Türk tarihçi ve araştırmacı N. Fıratlı tarafından da bu eserin, Bizans dönemi öncesine ait olduğu tespit edilmiştir. Ispartalı Pavsanios zamanında (M.Ö. 477) buraya yeni göçebeler yerleştirilmişti. Daha sonra Asya’dan gelen göçmenler buraya yerleştiler. Zengin ticaret ve Boğaz’da gelişen gemicilik onların buraya gelmelerine sebep oluyordu.
Burada çeşitli kesimlerde bulunan tapınakların, “İra, Ekati, Pluton, Apollon, Afrodit” olarak adlandırıldığını görüyoruz. Bunların yanı sıra Asya’dan gelenlerin de kendi inançları olarak “İsida, Mithra, Serapida” olarak adlandırdıkları tapınaklarının var olduğu bilinmektedir.
Bizanslılardan gelen bilgilerden, birçok Hıristiyan kilisesinin eski harabe tapınakların temelleri üzerine inşa edildikleri bilinmektedir.
İlk adı Metaina olan kilise 1830’da tamir edildikten sonra Aya Yorgi adını almıştır. Dış görünüşü itibariyle de oldukça büyük olan kilisenin geniş bir bahçesi de vardır. 1925 yılında yapılan istimlak neticesinde bugünkü halini almıştır. Günümüzde her pazar ve önemli bayramlarda ayinler yapılarak az sayıdaki cemaatimizin dini ihtiyaçları karşılanmaktadır.
Aya Pandeleimon Ayazması, Bizans devrinden kalmış ve 1909 yılında yeniden tamir edilmiştir. 27 Temmuz günleri kutlanmakta olan Ayazma’da eskiden panayırlar düzenlenir ve sabahlara kadar eğlenilirdi. Adedi yirmi ikiyi bulan meyhanelerde, bir ay süresince kendilerinin imal ettiği fıçı şaraplar içilirdi.
Bu yıllarda ise 27 Temmuz’da suyu şifalı olan Aya Pandeleimon Ayazması Günü, Aya Yorgi Kilisesi’nde yapılan sade bir törenle kutlanmaktadır.”
Her semtte, her köyde olduğu gibi Çengelköy’ün de bir meydanı vardır. Bu meydanı belirleyen önemli yapılardan birisi 1842 tarihinde Abdülmecid tarafından kagir olarak yaptırılan oldukça güzel karakol yapısıdır. Günümüzdeki karakol binasıyla aynı yerde olan binanın şu an mevcut olmayan kitabesinde yazanlar şöyle idi:
Şahenşeh-i sahib-kerem Abdülmecid Han’ı Hüda
Her gecesin Kadr eylesin her rüzunu id-i said (more…)
20. yüzyılın b aşlarından itibaren köşklerin ve yalıların el değiştirmesi başlamış, bununla birlikte nüfusta ve sosyal yaşantıdaki durum da değişmeye başlamıştır. 1950’lerde Çengelköy’ün hızla tepelere ve denizden içerilere doğru gelişmesi ile birlikte esas hızlı değişim yaşanmıştır. Bu zamana kadar bahçe ve bostan olarak kullanılan araziler üzerinde, kurulan kooperatifler ile yapılan konutlar görülmeye başlamıştır. (more…)
Güneşli bir bahar gününde Üsküdar’a inip sandal kiraladınız. Şöyle kıyıdan yavaş yavaş gidiyorsunuz havanın keyfini çıkararak. Sırayla Paşalimanı’nı, Beylerbeyi’ni geçeceksiniz. Kırmızı renkte ahşap bir yalıyı, yani Sadullah Paşa Yalısı’nı gördünüz mü anlayın ki Çengelköy’e yaklaşıyorsunuz. Sahile yanaşıp kayıktan indiğinizde farklı bir atmosfer ve odun ateşinde pişen ekmek kokusu karşılar sizi. Küçük vitrinli dükkânlar, her dem taze balık satan balıkçılar, tarihi ekmek fırını, pek çoğunun kapısı yola açılan ahşap evler, tarih sayfalarında teker teker yerlerini almış yalılar, insanlar ve tabii ki her manav tezgâhının başköşesinde duran meşhur Çengelköy bademi. Börekçiyi de unutmamak lazım. (more…)
